Günümüzde kentsel dönüşüm, özellikle büyük şehirlerde iktidar tarafından uygulanan, mağduru genellikle, ekonomik, sosyal, mezhepsel açılardan kolayca ötekileştirilebilen, kentli odaklı bir şiddet mekanizması haline geldi. Yerinden...
moreGünümüzde kentsel dönüşüm, özellikle büyük şehirlerde iktidar tarafından uygulanan, mağduru genellikle, ekonomik, sosyal, mezhepsel açılardan kolayca ötekileştirilebilen, kentli odaklı bir şiddet mekanizması haline geldi. Yerinden edilmeye çalışılan kentlinin, aslında sadece barınma hakkına değil, bunun yanı sıra eğitim, ulaşım, kültür, sağlık, çalışma, güvenlik, çevre vs. gibi birçok hakka sahip olduğu iktidarca hasıraltı edildi ve edilmeye devam ediliyor. İktidar-öteki ilişkisini anlamak açısından, bu ötekileştirilmenin ve şiddetin en yoğun olarak gözlemlendiği ve aynı zamanda içinde mülkiyet sorunsalını da barındıran kent mekânı, kuşkusuz gecekondu mahalleleridir.
Gecekondu sakininin temsil ettiği, kendi evini, kendi istediği biçimde, kendi seçtiği yere yapan ve sosyal yaşamını istediği şekilde kurgulayan kentli modeli, her halükarda devlet erkinin kıskacından sıyrılmıştır ve Foucaultcu bir yaklaşımla direnişin potansiyel taktik üretenidir. İktidar da bu kriz mekanlarını modernite projesi içerisinde yeniden kurgulayarak, hem kapitalizmin rant sağlama yönteminden yararlanır, hem de aykırı kentliyi kendi denetim mekanizması içerisinde yeniden konumlandırarak dönüşmesini sağlar. Kısaca kentsel dönüşüm, sözde olumlu vaatlerinin altında, - daha modern bir yaşam tarzı, hijyen, güvenlik vb.– “sapkın” olarak işaretlediği mekanlardaki aykırı kentliyi hedef tahtasının tam ortasına oturtur.
Bu bağlamda, Diaz’ın heterotopya tanımında vurguladığı “damgalama” kavramı, iktidarın kullandığı stratejik yöntemlerin üslubuna ışık tutar. Gecekondu mahallelerinde yaşayanların dönüşüme maruz bırakıldığını, aynı zamanda ötekileştirildiğini yani işaretlendiğini söyleyebiliriz. Kent merkezinin dışında yer alan bir bölgenin, zamanla kentin içine dahil olup, rant merkezi haline gelmesiyle, bölge sakinlerinin “kentlileşemeyen” ya da başka bir deyişle denetlenemeyen kültürleri, o insanlarla birlikte aykırı sayılır.
Ötekileştirilme ve şiddetin çok radikal bir şekilde meşrulaştırıldığı ve dolayısıyla hala gözlenebildiği bir yer olan Fatih Sultan Mehmet Mahallesi ise, en çarpıcı örneklerden birisidir. Gerek nüfusunun büyük çoğunluğunun alevi olması, gerek devrimci duruşları iktidarca aykırı sayılıp, Maslak gibi bir rant bölgesinde bulunması sebebiyle (bahanesiyle?) kente yakıştırılmamaktadır. Küçük Armutlu, Sargın’ın deyimiyle tam anlamıyla “ötekinin karşı yeri”dir. Mahalle girişinde bulunan polis karakolu ve çevresinde bulunan tel örgüler ile panzerler, “karşı-yer” vurgusunu daha da destekler niteliktedir. İktidar, mahalle sakinlerine kentte hakları olmadığını ve oradan kovulabileceklerini her an hissettirmektedir.
Küçük Armutlu’da yapılan saha araştırması esnasında en çok düşündüren, adını ve yaşını belirtmek istemeyen, mahallenin ilk sakinlerinden olan bir kadının, “Biz buralara Etiler yokken geldik! Şurada bir karış toprak bir de evimiz var. Cebimize giren para belli, nasıl ev alalım! Etilerdeki illalar da devlet arazisine yapıldı ve yasallaştı, neden bizimle uğraşıyorsunuz! Benim de dedem şehit oldu bu ülke için, bu toprak için. Bu kadar mı hakkım yok!” şeklindeki haykırışı. Bu sesini duyurma çabası, aslında sadece barınma gibi birçok insan hakları ihlaline değil, aynı zamanda mülkiyet kavramının insanüstü ele alınışına naif bir vurgu niteliğinde. Tartışılagelen mülkiyet sorunsalını bu çerçevede ele almak, belki de devlet eliyle yapılandırılan gecekondu-kentsel dönüşüm kurgusunda mağdurun durduğu yerden bakarak, devlet-merkezci bakış açısının meşruiyetini muğlâklaştırmaya yardımcı olabilir. Böylelikle, kentlinin ihtiyacı olanın devlet eliyle yapılan “dönüşüm” değil, mahallelinin kendi gündelik hayatlarının kente yansımasıyla oluşacak bir “değişim” olduğu ve bu noktada mimarlık, şehir ve bölge planlama, sosyoloji, mühendislik gibi birçok disiplinin nasıl yardımcı olabileceği gündeme gelebilecektir.
Küçük Armutlu, sadece sorunlarla gündeme gelse de, gösterdiği bu heterotopik duruşuyla, kentsel dönüşüm ve insan hakları bağlamında potansiyel çözümleri de bünyesinde barındırmakta. Alan çalışması verilerinin de ortaya koyduğu üzere bu gecekondu mahallesi “kentli” olarak görülmese de, gerek öznelerin mimar olduğu mekânsal çözümleri, gerek kente tutunma taktikleri, üretmekte son derece başarılı sosyal örgütlenmesi ile dar gelirlinin kentte yaşama modeli üzerine önemli bir örnek olmakta. Kenti “iyileştirirken” önemli olan kentliyi “yer”inden koparmadan bakabilmek ve kent toprağını varoluşsal olarak devlete ait gören algıdan sıyrılarak kentlinin haklarına odaklanmak ve aslında “sivil itaatsizlik” olarak da görebileceğimiz bu tür “sapkın” addedilen mekânlardan “taktik”ler çıkarabilmektir.